Dün gece tam bir kâbus oldu. Sabaha kadar uyuyamadım. Gerçi sonra sordum, gruptan kimse doğru dürüst uyuyamamış.

Gece dışarıda sıcaklık eksi on derece, odalarda ısıtma yok. Bi durumu görünce, Nilfer’den ekstra yorgan istedim. Normalde ince bir şey veriyorlar. O da abartmış, benim yatağa beş tane yorgan koydurmuş. Olay önce iyi idi. Ama zaman geçince durum kötüleşmeye başladı. Burnum tıkalı, zaten normalde irtifadan dolayı nefes alınamıyor. Basık odada uyuyan altı kişi olan bir gram oksijeni de bitiriyor. Tam uykuya dalacakken nefesim kesiliyor, boğulacak gibi olup fırlıyorum, işkence gibi bir şey. Baktım olmuyor bir yorgana sarılıp dışarı çıkıyorum. Dışarıda nefes alınıyor ama soğuğa dayanılmıyor. Odaya dönüyorum, gir çık, milleti rahatsız ediyorum.

Baktım yorganların ağırlığı daha da yoruyor, bir tanesini sırtıma verip, oturma pozisyonuna geçtim. Bu sırada daha saat bir idi. Sabaha daha bir ton zaman var. Uyumasam sorun yok ama uyku bastırıyor, tam gözler gidecekken, tekrar boğulma ve uyanma.

Nasıl olduysa saat iki ile üç buçuk arası uyudum. O kadar. İşkence sonra yine başladı. Üstüne bir de ilaçlar midemi yakıyor. Bu da her şeyin üstüne tuz biber ekiyor.

Sonunda doğa yasaları gereği sabah oldu. Hilda sallama koka çayıma bir avuç kuru koka yaprağı doldurdu. Güneş havayı ısıttı. Hafif bir kahvaltı yaptım. Sırt çantalarını tekrar cipin tepesine yükledik. Yola çıktık.

İlk ziyaretimiz taş ağaç oldu. Bu Kapadokyaki gibi erozyonun mantar biçimine soktuğu bir kaya. Sonra çölde epey devam edip iki gölde durduk. Bu son gölde flamingolara yanaşırken çamura battım. (Artık gölde ne mineral varsa, daha sonra ayakkabıları iki kere yıkamama rağmen beyaz lekeler çıkmadı). Yani yaşanacak tüm belaları yaşadım. Bu arada bana gülüp, batmadan kıyıya gitmeye çalışan bir eleman da son anda çamura gömüldü de keyfim yerine geldi.

Devamında yine bir gölde durmak isteyen Nilfer’e devam edelim dedim. Diğer elemanlar da flamingolardan ve göllerden baygınlık geldiği konusunda beni destekledi. Ama sonrasında, yine bir göl kenarında, ilginç kayalıkların olduğu yerde yemek molası verdik. Hilda sabah erken kalkıp her şeyi pişirmiş. Bu sırada ufak kara kafalı yeşil bir kertenkelenin fotoğrafını çekiyorum. Bu sırada hayvan pis pis bana bakıyor. Yemekten sonra Nilfer’i kertenkeleye taş atarken görüyorum. Bu kara kafalar, diyor çok tehlikeli, özellikle büyükleri insanı takip edip saldırıyor. Pis bakışın nedeni şimdi anlaşıldı…

Yemekten sonra San Cristobal maden köyünde durduk. Bu köyde bir numara yok, ama işte bir köyde durduk demek için duruyorlar. Kapalı bir kilisesi var. Açık olsa da bir şey farketmezdi. Çakma İspanyol kiliselerinden de gına geldi artık.

Bu rota aslında gölden yapılıyormuş,ama göl şu an kuru olmadığından bu yoldan gidiyormuşuz. Bu nedenle her biri insan, hayvan gibi çeşitli şekillere benzeyen kayaların olduğu yerde de durduk. Yani meşhur Cóndor kayasının olduğu yerde.

Öğleden sonra geç vakit kalacağımız Roca hostele vardık. Bu akşam karnavalın son günü. Sokakta müzikler çalınıyor, birbirlerine su ve köpük sıkıyorlar. Nilfer kazaya kurban gitmememiz için camları kapatıyor. Bize değil de kameralara bir şey olur.

Otelde herkesi ikişer ikişer odalara ayırıyorlar. Tek gezen ben ve Sedrick oda arkadaşı oluyoruz. Hasta olduğum için tek yatayım diyorum, oda fiyatı beş dólar, Arjantin ve Şili’den sonra şaka gibi, ama boş oda yok. Sedrick dışarı çıkıyor ben sızıp kalıyorum. Akşam yemeği için uyandırdığı zaman cayır cayır yanıyorum, üşüme, titreme de üstüne. Her şeye rağmen yemeğe çıkmaya karar veriyorum. Nilfer karnaval olduğundan zar zor bir yer bulmuş. Yemekte acenta şarap da koymuş. Biraz tavuk, biraz patates kızartması ile sonunda mideme bir şeyler giriyor.

Otele döndüğümüzde ise ateşim mucize gibi kesiliyor ama yoğun bir baş ağrısı. Yarın sabahın köründe güneş doğuşu için Salar de Uyuni’ye yani dünyanın en büyük tuz gölüne gideceğiz. Erkenden yataklara gidiliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen buraya adınızı giriniz