Swakopmund’u anlatmak için Almanya’dan daha Almanya diyorlar. Deniz kenarında bulunan bu 42 bin nüfuslu küçük şehir bu nedenle yaşlı Alman turistlerin özel çekim alanına girmiş. Bir de burası Angelina Jolie’nin, Brad Pitt’den olan kızını burada doğurmuş olması ile meşhurmuş (ki benim bundan iki hafta sonra Cape Town’a döndüğümde haberim oldu). Biraz yol yorgunluğunu atmak için burada üç gece kalmaya karar verdik.

İlk gün çıktık, akvaryumu ziyaret ettik. İçinde üç beş çeşit balık, bir kaç köpekbalığı var. Boyutları bir otel havuzu kadar diyelim. Sonra iskeleye gittik. Bu arada bizim hostelde kalan dört tiple her yerde karşılaştık. Şehrin boyutlarını anlayın artık.

Sonra, kristal müzesine gittik. Dünyanın sergilenen en büyük kristalini gördük.

Nihayet bir İnternet kafe bulduk. Saati beş liradan onunla vakit geçirdik. Süpermarketten yiyecek-içecek aldık. Güzel kitapçılar var, onlara baktık. Namibya’dan aldığım telefon kartı ile telefondan İnternet’e giremiyordum. Şubeden bir ayar yapılması gerekiyormuş, onu açtırdım. İyi oldu, sonraki günlerde en azından mailleri gördüm. Böylece akşamı yaptık.

İkinci gün ise 35Km mesafede bulunan Walvis Bay’a gittik. İlk gün harita yerine tabelaları izlediğimizden, kumulların arkasından Swakopmund’a varmıştık. Bu sefer sahilden gittik. Walvis Bay, adından da anlaşılacağı üzere bir körfez ve doğal olarak da bir liman şehri. Bu nedenle olsa gerek, her on metre de bir kumarhane, bar vs. var.  Körfezde bir de tuzlalar var, bu nedenle tam bir kuş cenneti. Binlerce flamingo ve pelikan var. Nasıl olsa çok var diye pelikanların fotoğraflarını çekmeyi dönüşe bıraktım, ama bir tane bile kalmamıştı.

Önce şehrin öbür ucuna, tuz işlenilen tesislere kadar gittik. Yolun sağı solu flamingo dolu. Ama kamerayı görünce hemen arkalarını dönüyorlar. Bu nedenle bol bol flamingo kıçı çektim. Her türlü hileyi denedim yemediler. Arzu’nun yeter dönelim ısrarlarına karşın, benim kuş gözlemciliği damarım tuttu. LP’de yazan bir kuş cennetini aradık. Yol bitti. Bir çöp toplama alanına geldik. Kamyonların aralarında şaşkın şaşkın dolaştık. Eğer doğru anladık isek, burada bir kule var, çöplüğe gelen kuşlar gözleniyor ama yol kapalı. Sonunda ben de sıkılınca eve dönmeye karar verdik.

Yolda gördüğümüz bir süpermarkette durduk. Yine Arzu girdi, ben arabayı bekledim. Biraz sonra elinde günlerdir aradığı katlanan sandalyesi ile gayet mutlu ve mesut döndü. Ben de “bak bir de gelmek istemiyordun” diye zeytinyağı gibi üste çıktım. Bunu Swaziland’da bize bu 2×4 pikap kiralama aklını veren Hollandalı, lezbiyen kızlarda görmüştük. Daha sonra o sandalye bin bir zahmet Türkiye’ye kadar getirildi. Bir gün “torpe” (ispanyolca sözlüğe bakın) kardeşim Ercihan, oturup “a ne rahatmış” derken çekti bir parçasını kopardı 🙂 Arzu ağlamaklı oldu. Bir kaç hafta sonra İstanbul’da, Decathlon’da satıldığını gördük. Şimdi ise, pıtırak gibi yayıldı, geçen gün mahalle bakkalında bile satılıyordu. O yeşil, oturma yeri kumaş olanlar var ya, onlar işte.

2 YORUMLAR

  1. Merhaba..
    Yazılarınızı okudum. Yazdıklarınızla beni heyacanlandırdınız. Şu an Cape Town'dayım. Namibia ya gitmeyi planlıyorum. Sizinle görüşüp bilgi alabilir miyim? En azından rota ve gidilecek yerler konusunda yardımcı olabilirsiniz belki. Size nasıl ulaşabilirim? Mail, telefon vs.

Comments are closed.