Swakopmund’da yeteri kadar yattık, artık yine yollara düşme zamanı… Rotamız, iskelet kıyıları boyunca kuzey, Cape Cross’da fokları göreceğiz.

Buraya boşuna Skeleton Coast dememişler. Eski devirlerde, karadan esen kuvvetli rüzgarların gemilerini batırdığı denizcileri, önce buz gibi bir su, sonra köpekbalıkları bekliyormuş. Diyelim bunları bir şekilde atlattı, bu sefer de kıyıda uçsuz bucaksız çöl, ve bu çölde sırtlan, çakal gibi aç hayvanlar. Sonunda, bu vahşi sahil, binlerce Avrupalı denizciye mezar olmuş.

Yol bir süre sonra bozulmaya başladı. Etrafta iş makineleri var. Anladığım kadarı ile bir çalışma yapmışlar, yolu bataklığa çevirmeyi başarmışlar. Bu sırada bir yolcu minibüsü beni solladı. Adam işi biliyor. Bir süre sonra yolu bıraktı, çölden gitmeye başladı. Ben de takıldım peşine. Sayesinde çamurla cebelleşmeden Henties Bay sapağına kadar gittik. Sonrası kum, tuz, karışımı stabilize bir yol. Tuz diyorum çünkü yolun bu kısmında tuz kayaları ve tesisleri gözükmeye başladı. Burada, dünyanın en ilginç alış verişlerinden birini yaptık. Tuz kristallerini yol kenarına dizmişler, bir de kumbara koymuşlar. İstediğini alıyorsun, istediğin parayı atıyorsun. Satıcı, fiyat, karışan, görüşen yok.

Cape Cross bir fok koruma alanı. Önce, her bilet gişesinde duymaya alıştığımız “Oh, Turkish, ilk defa bir Türk görüyorum” repliği ile klasik 90NAD giriş ücretini ödüyoruz. Sonra sahile yanaşıyoruz. Sahilde yüz bin kadar fok olduğu söyleniyor. Özellikle minik fokların kendilerini dalgalara bırakıp sahile atma oyunu çok hoşumuza gitti. Bir de bu kadar fok bir arada olunca epey bir kötü kokuyorlar ve bize her Türk evladına yapması gereken espriyi yaptırıyorlar. “Burası fok gibi kokuyor“.

Fokları ziyaret ettikten sonra 50Km geriye dönüp C35 numaralı yol ile “Taşlaşmış Ağaçları” görmeye gidiyoruz. Bir diğer seçenek ise sahilden devam edip, C39 ile gitmekti ama yolun bazı yerlerde 4×4 gerektirebileceğini söylediler. Kilometre olarak aynı sayılır. Hem bu yolda benzin de alabiliriz.

Yolda iki kere durup, boynuz şapkalı Herero kadınlarından hediyelik ıvır zıvır aldık. Eski araba lastiklerinin üzerine “David Beckham, Luis Figo” yazmışlar, turistlerin dikkatini çekmeye çalışıyorlar. Turizm böyle, herkese kendi çapında bir yaratıcılık ihsan eyliyor.

Khorixas’da benzin ve süpermarket molası veriyoruz. Her benzin alışta da “Nerelisin” sorusu hemen geliyor. Bir keresinde “Turkey” deyince eleman önce bir durdu, düşündü, hafızasını yokladı, sonra da “O bir ülke mi?” diye sordu. Her zaman olduğu gibi ben arabanın başında bekleyip çevredekilerle muhatap olurken, Arzu alış verişi yaptı. Markette beyaz olarak bir o bir de sahibi varmış. Ben seviyorum diye bir kilo da mandalina almış. Sonradan söyledi, kilosu 8TL imiş, ve kasiyer kız üç dört kez “bir kilo, hepsini mi alıyorsunuz?” diye sormuş. Ben ise, bunları bilmeden, beş dakikada tüm mandalinaları mideye indirdim.

Dere geçişleri nedeniyle sinüs eğrisi gibi olmuş inişli çıkışlı bir yoldan ilerleyerek Pedrified Trees Park Alanını bulduk. Her bilet alan kişi ya gruba bir rehber veriyorlar. Onlara çok maaş verdiklerini sanmıyorum, gezenlerin verdikleri, en azından biz verdik, bahşişlerle durumlarını biraz düzeltiyorlar sanırım. Böylece bir şekilde fakir bölge halkına iş alanı yaratıyorlar. Bu müzelerde rehber-gişe görevlisi tüm çalışanların zenci olduğunu söylememe herhalde gerek yok. Şehirlerde kaymak tabakayı oluşturan beyazlar ise bu bölgelerde, uçsuz bucaksız çiftliklerin sahipleri.

Burayı rehberle gezmek mecburi. Rehber kız ilk olarak, buradan ufak da olsa bir taşlaşmış ağaç parçası almanın cezasının bin lira ya da bir yıl hapis olduğunu söylüyor. Milyonlarca yıl önce Afrika’nın ortalarından, binlerce kilometre uzaklıktan ağaçlar buzullarla gelip silikatlaşmışlar. Sonradan İnternet’den baktım, meğer dünyanın en büyük taşlaşmış ağaç ormanı, burnumuzun dibinde, Midilli (Lesbos) adasında imiş. Yol üstünde bir sürü “taşlaşmış ağaçları burada görün” tabelası var. Onları görünce gerçeği anlıyor gibi oluyoruz. Burası taşlaşmış ağaçlarla dolu bir vadi. Devlet ufak bir kısmını müze yapmış, ücret karşılığı, rehber servisi verip gösteriyor. Arzu ile “bu özel yerler kesin bu taşları satıyorlardır” diye düşünüyoruz.

Bu bölgede ikinci görülecek olay Organ Pipes, yani orga benzeyen kayalar. Twyfelfontein sapağını döndük, Aba Huab kavşağına kadar geldik. Elimizdeki üç haritada da “Orgumsu kayalar” değişik yerlerde gözüküyor. Kampa dönmeyip düz devam ediyoruz. Epey bir gidiyoruz, ortalıkta orga benzer bir şey yok. Ama çok güzel kaya, fırtına, güneş manzaraları var. Arzu artık kampa gitmek istiyor, “ben bir viraj daha, belki biraz daha ilerdedir” diye işi uzatıyorum ama sonunda pes ediyorum. Bu arada başka bir şeyin farkın varıyoruz. Buraya Khorixas’dan gelmek yerine Uis’den benzin alıp, haritada numarasız olan kestirme yolu kullanabilirmişiz. Neredeyse sonuna kadar gittik, yol gayet güzelmiş. Güzelmiş derken, 4×4 gerekmiyor diye anlamak lazım.

Organ Pipes’i görmekten vazgeçip Aba Huab kampına gidiyoruz. Yine bir ağacın altına çöreklenip, malzemeleri tozdan temizliyoruz. Gerçi bagaj kapak aralarına bantla yapıştırdığım gazeteler epey işe yarıyor. Bagaja ilk günkü kadar toz girmiyor. Her şeye rağmen tüm eşyayı katlayıp, üstünü örtüyoruz ve en dibe sıkıştırıyoruz.

Resepsiyoncu kız buraya gelen ilk Türkler olduğumuzu söylüyor ama bu sefer tutturamıyor. Çünkü daha sonra gece, barda biralarımızı içerken buzdolabında “Karıncalar” acentasının sticker’ını görüyoruz ve kızı çağırıp gösteriyorum. Bizden önce gelen Türkleri hatırlıyorlar.

Burada elektrik yok, jeneratör gece on-on bire kadar çalışıyor. Hatta kızcağız biraz da benim fotoğraf makinesinin bataryası dolsun diye uzattı. Tek priz, resepsiyonda. Şansıma o prize başka kimsenin ihtiyacı olmadı.

Bu kampı daha sonra buraya gelen arkadaşlara tarif etmiştik, kaçırmışlar, başka bir yerde kalmışlar. Biz ilk gün Turizm Ofisinden aldığımız basit bir harita ile yolları aradık ve orada işaretli kamp yerlerinde kaldık. Bölgede, başka, hatta oldukça lüks ve pahalı olanaklar mevcut. Gerçi kamp yeri bulunmasa, arazide bir yerde de kalınabilir. Kamp yerlerine neredeyse bir hostel parası ödüyoruz, ama burası Afrika. Hırlısı var hırsızı var, hırsız maymunu var, geceleyin leoparı, fili var. Bir de kamp yerlerinde sıcak duş ve soğuk bira bulunuyor. Yani o parayı vermeye değiyor. Burada duş suyu odun ile ısıtılıyor. O sırada ufak bir yangın çıktı, adamları çağırdık, bir telaş, söndürdüler. Gerçi iki-üç tane daha duş bölümü var ama bizimki ana binaya yakın.

Gece barmen kızla bu bölgede, Khoisan dillerinde bulunan “cık” sesi üzerine konuşuyoruz. Arzu bunun bir harf olduğunu açıklamıştı ama ben bir de yerinde olayı öğrenmek istiyorum. Dil ile ağzın içinden çıkarılan bu “cık, lok” gibi sesler bir harf ve kelime içinde kullanılıyor. Olayı şöyle anlatayım. Şimdi “hayır” anlamında bir “cık” yapın. Bunun “s” harfi olduğunu düşünün ve “bilgi -cık- ayar” deyin. Aynen işte öyle. Kız bana bir kaç sesi öğretmeye kalktı, yapamadım.

1 YORUM

Bir Cevap Yazın