Çoğu zaman gibi sabah erkenden kalktık, hazırlandık, heyecanlıyım. Çünkü başından beri burayı görmeyi istiyorum, Arzu ise biraz mesafeli. Himbaların köyüne gideceğiz. Gideceğiz de dün akşam kamp müdürünün ayarladığı rehber ortalıkta yok. Resepsiyoncu kız şimdi gelir falan diyor ama rehber bir türlü gelmeyince müdürü uyandırıyor.

Bugün pazar, dün gece Himba kadınları yakınlarda bir barda sabaha kadar içip bağırdılar. Alkol, bu yerliler arasında büyük bir sorun. Bu nedenle turistlere mümkünse onlara para vermeyin deniyor ama görünen o ki, ortalıkta pek fazla turist olmamasına rağmen, para bulmaları engellenemiyor.

Orenees kampı müdürü Winston, zar zor kalkıp geliyor. Rehberin büyük bir olasılıkla sabaha kadar içip bir yerlerde sızdığını, o nedenle bizi kendisinin götüreceğini söylüyor. Winston’da pek iyi durumda sayılmaz, yüzü gözü dağılmış. Daha sonra, dün gece gay olduğu için saldırıya uğradığını anlatıyor. Durumuna acıyoruz ama bizimle onun gelmesine de seviniyoruz. Efendi, eğitimli, aklı başında biri.

Önce bir süpermarkete uğruyoruz, Arzu ile Winston gidiyor ben arabayı bekliyorum. Himbalara para vermek yerine un, şeker, çay, ekmek, tütün ve vazelin almışlar. Artık vücutlarına sürdükleri  kırmızı toprağa tereyağı yerine vazelin karıştırıyorlarmış. Bu toprağı da ta Angola’ya kadar gidip oradan getiriyorlarmış. Buraya gelmeden önce geziyorumları sayfasında Himbaların çok kötü koktuklarına dair bir yorum okumuştum. Koku olayına hassas olduğum için bu konu biraz canımı sıkıyordu. Ama köye vardığımızda hiç de öyle kokmadıklarına şahit oldum. Hatta acaba ben mi koku almıyorum diye Arzu’ya sordum. Girdiğimiz çadır ise tütsülerden dolayı hoş bile kokuyordu. Daha sonra koku olayını yazan arkadaşla yazıştık, o çok kötü koktuklarında ısrarlı. Belki de bizim gittiğimiz köyde tereyağı yerine vazelin kullandıklarından gördüğümüz kadınlar kokmuyordu, kim bilir?

Köye vardığımızda Winston beklememizi, önce izin alması gerektiğini söyledi. Döndüğünde ise onları nasıl selamlamamız gerektiğini öğretti. Önce şefin çadırına yanaştık. Elinde bıçak, ok yontuyor. “Morro, morro” diyerek el sıkıştık. Şef bize nerden geldiğimizi, kaç günde yüründüğünü falan sordu. Adam’ın gözleri süper zeki bakıyor. Muzip gülüşü insanda numara mı yapıyor, gerçekten mi böyle konuşuyor, şüphesi oluşturuyor.

Köy diyoruz ama burası tamamen şefe ait. Her çadır bir karısına ait, yani tek aile. Erkek çocuk büyüyünce kendi köyünü kuruyor. Mirasını da dayıdan alıyor. Winston’un açıklamaları eşliğinde çevreyi tanıyoruz, şefin en genç ve güzel karısının çadırına giriyoruz.Çadıra soldan girip, soldan çıkmak gerekiyor. Köyün en güçlü insanı ise birinci eş. Bu bize artık garip gelmiyor. Afrika’da kimle konuşsak, önce annesinden bahsediyor. Bir yerde, bir molada, etrafımız saranlar önce “adın ne?” sonra da “annenin adı ne?” diye soruyor. Kimse babadan söz etmiyor.

O sırada bazıları köyden ayrılıyorlar, şefin ağbisi ölmüş cenazeye gidiyorlar.

Ziyaretin sonunda getirdiğimiz erzakları  genç eşlerden birine teslim ediyoruz. Hatun ekstradan 5 litrelik damacana suyu da istiyor, veriyoruz. Suyu vermemiz Winston’un hoşuna gitmiyor. Bizi eleştiriyor. Aslında haklı, bu insanlar kendilerine yeter bir sistemin içinde yaşıyorlar. Böyle şeyleri kolayca almaları bozulmaya yol açıyor. Sonu da alkolizm de bitiyor. Himbalı hatun ise, bizim bu jestimiz karşısında kolundaki plastik bileziği çıkarıp Arzu’ya hediye ediyor. Olay tatlıya bağlanıyor.

Winston’u kampa götürürken Türkiye hakkında sorular soruyor. Namibya kadar coğrafyada 75 milyon nüfusu duyunca şaşkına dönüyor. Bunun ne kadarı zenci diye sorduğunda ise, bir kaç bini geçmez cevabı karşısında. “Nasıl yani, herkes beyaz mı” diye bir kez daha hayretler içinde kalıyor.

Himbaların köyünde çok kaldık, yolumuz uzun. Opuwa’dan ayrılmadan bu sefer kendimiz için süpermarkette duruyoruz. Arzu alış veriş yaparken, elimde avucumda yenecek ne varsa, bisküviler falan, çocuklara dağıtıyorum. Sevinsin garibanlar…

Yolda ilk sürprizi C41 yolunun kapalı olması ile yaşıyoruz. Kuzeye, Angola sınırına kadar çıkmamız lazım. Bu durumda gitmekle gitmemek arasında kararsız kaldığımız Ruacana Şelalesini, “madem bu kadar yaklaştık” görelim bari diyoruz. Şelale iki ülke arasında insansız bölgede. Yani Namibya’yı terk ediyoruz. Ziyaretçilere bir kolaylık yapmışlar. Sınır görevlisine gidip sadece şelaleyi göreceğim diyorsun, kapı açılıyor.

Saat öğleden sonra ikiyi geçiyor, daha kapanmadan Etosha’ya yetişmemiz lazım. Şansımıza hız limiti Güney Afrika’da da olduğu gibi, yol dar geniş demeden, 120Km/h. Ama bir problem var. Kuzeye geldiğimizden beri, coğrafya değişti. Çöl falan kalmadı. her taraf yeşil, geniş tarlalar, ormanlık alanlar, göller… O ıssız araziler bitti, her kilometrede bir köy var. Köylerde de özellikle inekler, hepsi yollarda. Keçiler bir anda yola fırlıyor. Daha sonra kasabalardan geçerken dikkat ediyoruz, kaza yapmış tüm araçlar önden vurmuş.

Arzu uyuyor. Bense bir hayvan katliamı yapmamaya çalışarak gaza abanıyorum. Arada keskin frenler Arzu’nun gözlerinin aralanmasına neden oluyor. Ondangwa’da benzin almak için acele bir mola veriyoruz, bundan sonra yol asfalt… Kaç gündür toprak yollara o kadar alıştım ki, asfaltta gitmek bana garip geliyor. Hava kararıyor, artık Etosha’ya yetişemeyeceğimize karar vermişken, Omuthiya’yı geçince, sağda “Etosha Milli Parkı” tabelasını görüyoruz.

Biz hep haritada ki “sarı” yollara odaklandığımız için, buradan giriş olacağını hiç düşünmemiştik. Kısa bir tereddütten sonra, şansımızı denemeye karar verdik. Durup, bu yola girdik. Bir kaç kilometre sonra da karşımıza Milli Parkın King Nehale giriş kapısı çıktı. Kaydımızı yaptırdık, görevlilerin 50Km/h geçmeyin uyarısı ile yola devam ettik. Kalacağımız kamp yerine daha 45Km var, kapanmasına da bir saat. Yollar berbat, burası Kruger gibi asfaltlanmamış. Sonunda kapanmaya bir kaç dakika kala Namutoni kamp alanına giriyoruz. İşlemlerimizi yaptırıp, istediğimiz bir ağacın altına konuşlanıyoruz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen buraya adınızı giriniz