Ayın 25’i Havana’da son gün, İnternete girmek için sokağın başına gittim, yolda lokal fiyattan ufak bir kahvaltı yaptım. Hostele, eşyaları toplamaya dönerken, yine arkamdan “psst, italyano, aleman..” sesleri duydum. Döndüm elemana “ ne var bilader?” dedim, “derdin ne?” “yok bi şey, ben kendi kendime konuşuyorum” diye kekeledi. “Beni tanıyor musun? Bu ne samimiyet” diye fırçamı attım. Kös kös yürüdü gitti. Yeter dedim, her saniye birileri bir şey istiyor, para olmadı, ayakkabını ver, olmadı donunu ver.. bir daha buraya gelenin.. Hostelde İsrailli bir kadın var, buraya altıncı gelişi, o da artık son diyor. Çok değişti burası diye de ekliyor. Sonuç adamların bu tüketim sevdası, cuc-cup olayından psikolojisi bozulmuş, ben geleceklerini pek hayırlı görmüyorum..

Havalimanına gideceğim, saat on ikide sözleştiğim taksici gelmedi. Arkadaşımız dediğimiz Fidel 25’i geçirince, geçen gün Viazul’den getiren taksici de on beşe götürürüm deyince hemen atlamıştım. Bir gün sonra ise burada yaşayan bir Türk arkadaş ona bile giderler demişti. Hostelden ise yirmi diyorlardı, ben on beşe buldum deyince, yeni taksicimiz var, on beşe götürüyor dedilerdi. Madem taksici gelmedi, caddeye çıktım. İlk gelenle ufak bir pazarlık on cuca anlaştık.

Havalanına erkenden vardım. İnterjet uçağı geniş koltuk araları, tertemiz uçağı, bir saatlik low-cost uçuşta bile servisi ile benden tam not aldı. Sitelerinden gelen ankete de on verdim. (Uçağın cinsi bir değişik geldi, sonra araştırdım. Sukhoi Superjet 100 ya da SU95 Rus yapımı bir uçakmış. Meğer iç dizaynını meşhur İtalyan firması Pininfarina yapıyormuş. Ben de ne kadar güzel yapmışlar diyordum, boşuna değilmiş.)

meksika-bienvenidoAma günün asıl olayı Cancun’a varınca başladı. Pasaport kontrolünde sıra bana geldi, kadın Havana’ya hangi şirketle gittin, burada ne kadar kalıcan, dönüş biletin var mı? falan gibi bir kaç soru sordu sonra çıktı gitti, biraz sonra geldi. Beni izleyin dedi. İçeride bir kaç kişi olan bir odayı gösterdi. Buyurun burada bekleyin, sizi çağıracağız dedi.

Biraz sonra uçakta konuştuğum hippi kılıklı iki Arjantinli de arzı endam etti. Bir Fransız, güzel İspanyolca konuşuyor, iyi giyimli. Sakat kızı ile gariban bir Brezilyalı, bekleşmeye başladık.

Bir saat kadar bekledikten sonra diğerleri birer ikişer salıverildi. Beni de bir sorgu odasına aldılar. Aralarında İspanyolca biliyor diye konuşuyorlardı, duyuyordum. Sonra mülakata başladık. Görevli nasılsın dedi. Elbette pek iyi değil dedim. O da teknik bir takım bilgiler verdi, sonra sorgu sual başladı.

Biraz kıl davranarak cevaplarımı verdim. Dönüş biletim olmamasına taktı, ya buraya çalışmaya geldiysen dedi. Ben de “Ya görevli arkadaşım” pozunda, ABD, İspanya, İngiltere ilaveten kırk ülkeye girmişim çıkmışım, bula bula çalışmaya buraya mı geldim, buradan gireceğim, Tijuana’dan çıkacağım dedim. Bunun bileti mi olur. Amerikan vizesi ile giriyorum ya, Amerika bu vizeyi tanımazsa demek istedi. Ben de sizin dışişleri bakanlığı sayfasında dönüş bileti ancak vizesiz girişlerde isteniyor falan karşı saldırılarımı yaptım. Bu vize ile girme hakkım var dedim. Üstelik tanıdığım bir sürü insan böyle girdi çıktı diye ekledim. Sonra bu çalışma mevzuna geri döndük, ya bana burada kaç para vereceksiniz de çalışmak için kalacağım. Bu biraz saçma oldu diye direkt yapıştırdım. Çok para verirler belki dedi. O zaman da legal bir iş olur diye ekledim. Neyse dertleri belli, son olaylar ama hiç o konuya girmediler.

İki ay nerelerde kalacaksın dedi, hoşuma giden yerlerde dedim, bütün gezenler gibi. Normalde kaç ay vize veriyorsunuz diye sordum. 180 gün deyince, iyi işte dedim, onun bile hepsini kullanmayacağım. Bir ara biz egemen ülkeyiz demeye getirdi. Arjantin, Şili, Tayland değil mi dedim. Bak pasaporta Arjantin’e on kere girmiş çıkmışım. Sonunda bana kalsa sana geç derim ama merkezden olur almamız lazım dedi. Valla hiç umurumda değil dedim. Alırsanız, herkesin methettiği ülkenizi tanırım, almazsanız dünyada gidecek yer çok dedim. Geri gönderme mevzu olunca, “nereye deport edeceksiniz?” diye sordum. “Türkiye” deyince, o biraz zor canım dedim. Buradan direkt uçuş yok. Bir durdu, sanırım bunu hiç düşünmemişler, o zaman Küba dedi. Ukala ukala, valla Küba’yı yeteri kadar gördüm. Beni ABD ya da Panama’ya gönderin dedim. Sonra çıktı, öbürleri ile fısır fısır bir şeyler konuştu. Yeniden bekleme odasına döndüm.

Sonra herkes gitti, bir kaç görevli ve Brezilyalı gariban ve kızı kaldı. O sırada merkezden izin gelmesi dört saati bulur diye kulağıma çalındı, gittim sordum. Beni sorgulayan ağzından uzun sürer diye kaçırırken, öbürü belli olmaz dedi.

Madem durum bu dedim, telefonu şarja taktım, koltuğa uzanıp uyumaya tam başladım, hafifte bir rüya görürken “senyor, senyor” sesi ile uyandım. Bu ana kadar iki saatten fazla zaman geçmişti. Başka bir görevli beni pasaport geçişe götürürken “kusura bakma, Dünyada olanları biliyorsun” dedi. “Doğrusu Küba’da İnternet problemli, ben de hiç merak edip bakmadım” dedim. Sırt çantamı sordum. Koruma altında dedi. 180 gün kalma vizesini verdiler. Meksika’ya böylece biraz alengirli olsa da girmiş bulundum.

Çıkınca sırt çantamı sordum, ileriyi gösterdiler. Zavallı İnterjet görevlisi, evine gidememiş, beni bekliyor. Görünce acayip sevindi. “Dönüş biletin olmadan seni nasıl bıraktılar, hayret” dedi. Olur ara sıra böyle dedim. Hayali İstanbul’u görmekmiş, gel ben sana rehberlik yaparım dedim. Efendi bir adammış otobüsün gişesine kadar götürmek için, gümrükte sırt çantasını tamamen boşaltıp, ararlarken beni bekledi. Bilet alırken de, otobüse binilen yeri; yandaki terminale geçilip sonuna kadar gidiliyor. 8 nolu kapıdan çıkılıp ADO bulunuyor diye iyice tarif etti. Buna rağmen iki yerde şüpheye düştüm, birilerine sordum.

ADO adeo diye söyleniyor. Bütün bu iş arasında buna taktım, ya ado demek varken neden adeo diyorsunuz dedim. Bilemediler tabii..

Cancun merkez terminale bilet ücreti 64 pesos. Türk lirasına kolay çevirmek için bir sıfır atıp, iki ile çarpıyorum. Çıkan sonucu biraz eksiltiyorum oluyor, on bir lira.

Cancun’da Moloch hostele rezervasyon yaptırmıştım. ADO terminaline çok yakın, iki dakika. Terminalden çıkınca köşede hamburgerci bir dayı gördüm. Adam kısa boylu, şişe dibi gözlüklü, acayip seri hareketlerle çalışıyor. Hemen bir hamburger götürdüm, fiyatlar burada süper, Küba’nın üzerine ilaç gibi geldi. Hamburger dört buçuk lira. Hostele gittim, yataklar tertemiz, rahat, havuz var, daha ne olsun.

Hostele yerleşince çıktım, para bozdurdum, ama o şaşkınlıkla, euroya dolardan bile az veren bir yerde bozdurup biraz kazıklandım ama olsun, gittim o dayıda bir hamburger daha götürdüm. 7Elevene su almaya girdim, Tayland’ı hatırladım, sosisler, kahveler, çeşit çeşit içecek.. Anladım ki tüketim toplumu içimize işlemiş, Küba falan çok güzel de artık bize pek gelmez. Ha bir heyecan orada yaşadık diyelim, iki seneye kalmaz, en azılı muhalif oluruz. Hani derler ya seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli…