Sabah ilk işim otobüs terminaline gidip La Paz’a bilet almak oldu. Mercado Central’in önünden yani Junin caddesinden geçen A numaralı minibüs hatları terminalin önünden geçiyor, dikkat son durak değil, az kalsın kaçırıyordum. Taksi ile gitmek isterseniz bir buçuk türk lirası.

Minibüsde dikkat ettim, parayı herkes kendisi şoföre veriyor. Bizdeki gibi “birader şuradan iki Sarıyer uzatsana” olayı yok. Hatta çok yaşlı bir kadın, ki zor ayakta duruyordu, arkadan kalktı, parasını verdi ve yerine döndü.

Sucre’de dar caddeler nedeniyle sürekli bir trafik sıkışıklığı var. Bu nedenle dolmuş minibüsle şehir merkezinden terminale varmam yirmi dakikayı geçti oysa beş dakikalık yol. Topu topu iki kilometre, yürüyerek gitsem bile olurdu. Ama yokuşlar falan, en iyisi yine de dolmuş ya da taksi ile gitmek.

La Paz biletini, en iyisi dedikleri, El Dorado şirketinden aldım. Otobüs yataklı imiş, göreceğiz bakalım, nasıl çıkacak. Bileti satan eleman akşam geldiğimle bagajımı aşağıya, indirmeyip üst katta koridorun sonundaki ofise teslim etmemi söyledi, yeri de tarif etti.

Dolmuşla tekrar merkeze döndüm, bu arada şoföre beni Mercado Central’de indir demiştim. Bu hat, çarşının arkasından şehir dışına doğru gidiyor, “şoföre çarşıyı geçtik galiba” deyince, hemen fren yaptı. “Tüh be unuttum” dedi. Dolmuşta çok ilginç tipler vardı. Şimdi hatırladığım, cep telefonu ile konuşmasından doktor olduğunu anladığım sivri sakallı tip, şapkası falan kovboy filmlerinden çıkmış gibiydi. Dolmuştan inince bir yandan bir harita almadığıma söylenip öbür yandan yön duyguma güvenerek bir kaç sokak sonra şehrin merkezi Plaza 25 de Mayo’ya vardım. Meydanda Wi-Fi yazısını gördüğüm ilk kafeye girdim. (Günler sonra adı El Pueblo Chico olan kafeyi, oraya giden bir arkadaşa siyah kedi ambleminden dolayı “Gato Negro” olarak söyledim, facebooktan bana siyah kediyi buldum ama ismi değişik diye mesaj gönderince doğrusunu hatırladım)

El Pueblo Chico’da iki kız çalışandan başka kimse yoktu. Bolivya ölçülerine göre pahalı, bizim ölçülere göre ucuz içinde her şey olan bir kahvaltı söyledim. Cep telefonundan İnternete bağlandım. Günlerdir İnternete giremediğimden bir sürü cevaplanacak mail birikmiş. Orada epey oyalandım. Sonra fotoğraf makinesini, şehir haritasını almak için İnca hostele döndüm.

Sonra sokaklarda biraz turlayıp yine meydana döndüm ve yine el Pueblo Chico’ya çöreklendim. Bu arada Stefan mesaj göndermiş, La Paz’da kalacağı hosteli yazmış. Ben ise Sucre’de kaldığı yer olarak anladım, tüm İnterneti alt üst ettim, hosteli başka şehirlerde buluyorum Sucre’de bulamıyorum. Neyse maile bir daha bakınca hatamı anladım. Müzeler öğlen tatil. Kafede bir hamburger yedim. Saat bir buçuğa doğru La Casa de Libertad’ın karşısında, bankta açılışı beklemeye başladım. İçimden “Stefan şimdi buraya damlar” diye geçirirken, tahminim doğru çıktı.

Müze açıldı, Rehber kız bize Şili’nin bir gecede İngilizlerin yardımıyla, Bolivya’nın deniz bağlantısını kesecek biçimde, işgal ettiği Antofagasta savaşının bulunduğu bölümde beklememizi söyledi. Resimleri, yazıları ezberledik bitirdik, kız ortada yok. Aşağı indik, görevliler rehber birazdan gelecek dediler. Stefan bir rehber olarak bu ciddiyetsiz duruma kızdı, zaten dün Potosi’de yarım yamalak anlatan rahibeye hala söyleniyor. Benimse umurumda değil, zaten rehberi dinlemiyorum. Neyse iki ziyaretçi daha eklendi, rehberimiz de ortaya çıktı. Ama bir şeye canı sıkkın, her şeyi üstün körü anlattı. Stefan daha da kızdı ama onlara bir şey demiyor, Türkçe bana “bunlar hırsız” deyip duruyor. Stefan haklı ama rehber kız da herhalde kendince haklı…

Bu müzede anladığım Şili, İngilizlerle birlikte, Bolivya’ya büyük kalleşlik yapmış. O zamanki bakır şirketi Bolivya’ya üç beş kuruş vergi vermemek için bölgeyi işgal ettirmiş. Sonra güya Bolivya’ya denize çıkması için bir tren yolu vermişler ama, sanırım o da doğru dürüst işlemiyor. Şili, kuzeydeki halkı Bolivyalılar ile aynı etnik yapıda olduğundan, bir maraz çıkarmasınlar diye, onları sürekli besliyormuş (Stefan söyledi). Görünen o ki, arada olan yine gelenin gidenin vurduğu Bolivyalılara oluyor.

Müze ziyaretinden sonra Katedrale gittik, kapalı imiş. Hükumet binasından şehrin seyredildiği bir kule varmış. O da kapalı idi. Stefan bir dağdan söz etti ama uzakta idi, onun da gözü yemedi. Baktım yapacak bir şey yok, hadi gel el Pueblo Chico’da bir kahve içelim dedim. Böylece Sucre’de kaldığım bir günün yüzde sekseni, bu kafede oturma ile geçti.

Sucre kolonyal mimarisi ile güzel ve şirin bir yer. Aslında dolaşılacak daha bir kaç yer vardı ama hem otobüs saati yaklaşıyor, hem de hafiften yorgunluk belirtileri başladı. Kahve’den sonra çıktık sokaklarda dolaştık. Mercado Central’e gidip milleti gözlemledik. Ben akşam yolda yemek için meyve falan aldım. Sonra sırt çantasını almaya hostele gittim.

Trafik yine çok sıkışık, bir beş dakika beklemeden sonra bir taksi bulabildim ve terminale gittim. Terminalde önce otobüs firmasının üst yani giriş katındaki ofisine bagaj bırakılıyor. Bavulları, sırt çantalarını tartıyorlar, teslim alıyorlar. O sırada Stefan’ı gördüm, o benden yarım saat önce Trans Copacabana II Mem ile La Paz’a gidiyor. Stefan yöresel yemekleri deneken mideyi fena bozmuş. Ayakta zor duruyor. Bavulunu vermesine yardım ettim.

Otobüslere binmek için alt kata indik. Perona geçerken ederi 2 bob (elli kuruş) olan terminal geçiş biletini sordular. Stefan, sinirleri iyice bozulmuş, turistiz diye bizi kazıklıyorlar sandı. Bana Türkçe yine “hırsız bunlar hırsız” demeye başladı. Baktım, adama herkes bir bilet veriyor, hemen nereden alacağız diye sordum, yan taraftaki gişeden biletlerimizi aldık ve otobüslerin olduğu perona geçtik. Bu otobüslerin olduğu peronlara geçmek için ödeme yapma uygulaması Brezilya’da da bazı terminallerde var. Sanırım para almaktan çok, güvenlik amacıyla yapılıyor. Hemen hemen tüm gezdiğim yerlerde peronlara bir kontrolden sonra geçiliyor.

Perona geçtik, benim otobüs orada herhalde Arjantin ya da Brezilya’da ıskartaya çıkmış ama hali vakti yerinde çift katlı bir Marcopolo. Stefan’ın Trans Copacabanası ise dökülüyor. Uyuni’deki rehberim bana asla Trans Copacabanalara binme demişti, bunların I ve II Mem gibi değişik versiyonları var. Stefan’a “bununla o kadar yolu nasıl gideceksin, bir yedi euro fark için değer mi” dedim. Zaten hasta. Her zaman olduğu gibi rehber kitabını çıkardı, bu otobüslerin saatlerce yolda kaldığını, hırsızlık falan olduğunu okudu. Telaşlandı. Bileti değiştirmeye gitti. Ama benim otobüs, az yolcu var diye iki servis birleştirildiğinden, dolu, yer yok.

Bu sırada yukarıdan balkondan bagajları, iplerle, otobüslere indiriyorlar. Stefan’a gece soğuk olur dedim. Bagajını açtırdık, polarını falan aldı. Umarım sağ salim varırsın dileklerimle onu yolcu ettim. Benim otobüs yarım saat gecikme ile kalktı, bu sırada terminal tamamen boşalmış, ışıklar falan kapatılmıştı. El Dorado’nun yataklı servisi, gece biraz serin olmasına rağmen, çok iyi idi. Nedense bizim kaptan kaloriferleri çalıştırma taraftarı değildi, bir ara gittim söyledim. Çalıştırdı, ama sabaha doğru yine kapattı. Hindistan’da ki kontrplak yataklıyı saymazsak, ömrümde ilk defa, böyle koltukları tamamen yatak olan bir otobüste, mışıl mışıl uyuyarak gittim. Neden Türkiye’de böyle otobüsler yok merak ediyorum.

PAYLAŞ
Önceki İçerikPotosi
Sonraki İçerikLa Paz

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen buraya adınızı giriniz