Erkenden sahile indik. Kadınların kürek çektiği, iki kişilik kayıklarla yüzen evlerin arasından geçtik. İnsanlar bu nehirde yüzen bir köy kurmuşlar, burada yaşıyorlar, tarım yapıyorlar. Bu suda tarımı bu bölgelerde bir çok yerde gördük. Velhasıl, Mekong nehri bu insanlara da yaşam veriyor.

Bir yüzen balık çiftliğini ziyaret ettik. Cat balığı üretimini gördük. Balıklara yem attık.

Daha sonra, bir Müslüman köyünü ziyaret ettik. Evet Vietnam’da Müslümanlar da var. Köy eşrafı bize el işlerini, dokumalarını satmaya çalıştı. Sonra köyde ufak bir gezinti yaptık. Camiye yanaşınca, gruptan diğerleri, içeri girilip girilmeyeceği konusunda tereddütte kaldılar. Ben gayet doğal hareketlerle girişte ayakkabımı çıkarıp içerde fotoğraf çekmeye devam edince onlar da cesaretlendiler.

Ve böylece Mekong Delta turunun Vietnam kısmını tamamladık.

Kayıklarla daha önce sırt çantalarımızı koyduğumuz büyük tekneye geçtik ve nehirden Kamboçya’ya doğru ilerlemeye başladık. Kaptan vize formlarını dağıttı, üstüne iki dolar koyup vize ücretini aldı. Vize 20 dolar. Yolda bir yerde durduk, adam pasaportlarla tekneden indi, bekleyen bir motosiklete bindi ve gitti. Herhalde biz nehirden sınıra varana kadar o kıyıdan daha çabuk varacak.

Yaklaşık üç saat sonra sınıra vardık, burada bagajlarla karaya çıktık, acentenin kafesine oturduk, bir saat kadar bekleyeceğimiz söylendi. Sonradan anladık ki Kamboçya’dan gelen tekneyi bekliyoruz. Burada hala elinde Vietnam Dong’u olanlar ya da bizim gibi, elimizde bir miktar bulunsun, diyenler Kamboçya Riel’i aldılar. Burası daha iyi, geldiğimiz teknede daha ucuza bozuyorlardı.

Biraz sonra pasaportlarla karadan giden adam geldi, Vietnam çıkış damgası ve Kamboçya vizesi yapıştırılmış halde pasaportlarımıza kavuştuk. Tekne gelince kafesinin sahibesi kadın bizi yönlendirdi ve Vietnam’dan çıkıp tekneye bindik. Burada bir de Kamboçyalı rehberimiz ortaya çıktı, komik bir adam. Tekne ile biraz gidip yeniden karaya yanaştık. Kamboçya girişlerini damgalattık. Bu sefer gerçekten tampon bölgeyi geçip Kamboçya’ya girdik ama biraz problemli oldu. Pasaport damgaya önce Arzu yanaştı, adam epey bir pasaportu inceledikten sonra damgayı bastı, sonra ben mavi pasaportu verince, yine saatlerce incelemesin diye, Arzu’nun yeşil pasaportu göstererek “diplomatik” dedim. Ve ortalık karıştı. Bir olay var ama anlamadık. Uykudan büyük şefi kaldırdılar. Biz sorun bizde zannederken, adamlar, yeşil pasaporta normal süreli vize verdikleri ve vize parası aldıkları için telaşa düşmüşler, nasıl düzelteceklerini düşünüyorlar. Sonunda Arzu, olayı kabul ettiğini, ekstra bir talebi olmadığını yazan bir kağıt imzaladı da olay sonuca bağlandı. Ben bu işlemler sırasında kaçmasın diye tekneye gittim. Bütün bu süreç bir saat sürdü, tam her şey bitti gidelim derken bir adamın pasaportu delikmiş, üstüne bir de onu bekledik.

Her şey tamam olunca camları kırık tekne ile tekrar yola çıktık ve iki buçuk saat sonra, artık minibüslerle devam edeceğimiz Nek Leoung’a vardık. Aslında nehir devam ediyor, neden burada minibüslere bindik, anlamadım.

Mekong nehri Kambocya tarafında bir anda karakter değiştirdi. Önce daha genişledi, boğazdan daha genişti dersem herhalde anlaşılır, Vietnam’da hiç bitmemecesine birbirini izleyen köyler, evler kayboldu. Kambocya’nın nüfusu yaklaşık 12 milyon.

Rehberimiz, minibüste ayakkabılarını çıkarıp uyudu, minibüsü durdurup yol kenarına çişini yaptı ve bize Türkçe hariç, 50-60 dilde teşekkür ederim dedi. Neyse geyiği bırakalım, yol asfalt, temiz, motorlar yok, korna sesi yok. Oh dedim, uygarlığa geldik, minibüs uçarcasına gidiyor… derken, rüya çabuk bitti. Phnom Penh’e doğru yol inşaatı hala devam ediyor, toz toprak, motorlar yeniden. On kişilik tuk-tuklar ki böylesini ilk defa görüyoruz, böbrek taşı düşürmek isteyenler için ideal.

Bir buçuk saat sonra yeniden bir karmaşanın içine girdik, artık Kamboçya’nın başkentindeyiz. Geniş oldukça modern mahallelerden geçerek backpacker bölgesine vardık. Minibüs bizi acentenin oteli Capitol’un önünde bıraktı. Önce, yine baremi 20 dolarlara yükseltip, nehire daha yakın bir yerde mi kalsak diye düşündük, sonra Arzu, Lonely Planet’te yazan Narin 1’i bakmaya gitti ve orada karar kıldık. Böylece Lonely Planet bir ay sonunda, kalacak yer konusunda ilk defa bir işe yaradı. Oda 6 dolar, temiz sayılır, mahalle içinde, etrafta bir sürü guesthouse var.

Akşam 3 dolara bir tuk-tuk alıp şehir merkezine, yani nehir kenarına gittik. Tuk-tukçu önce bizi çantaları sıkı tutmamız konusunda uyardı. Beş dakika içinde vardık. Sahil boyunca bütün ülkelerin bayraklarını aşmışlar. Tam standartlarında olmasa da Türk bayrağını da gördük. Bayrakların altında sıra sıra insanlar, özellikle de yaşı küçük kızlar oturuyor. Bir kaç Batılı tip kızlarla pazarlık yapıyorlar. Çocuklar, dilenciler, vücudunun yarısı olmayan insanlar her yerde. Bir yanda korkunç bir fakirlik, bir yanda süper muhteşem binalar. Güvenlik önlemlerinden buranın diğer gezdiğimiz yerler kadar sakin olmadığı anlaşılıyor. Yolun karşısında modern ve buralara göre oldukça pahalı yerler var, köşede, temiz görünen birinde oturduk, bir şeyler yedik içtik, bu arada masanın altından iki kere fare geçti

Dönüş için, hepsi birbirine benzediğinden ve karanlıkta bizimkini göremedik. Bir tuk-tukçu ile pazarlık yaparken, bizi getiren tuk-tukçu yıldırım gibi yetişti ve “onlar benim” dedi. Biz de öbürüne “evet biz onun müşterisiyiz” dedik ve evimize döndük. Kamboçya olayı da böyle başladı

1 YORUM

  1. Degerli seyyah arkadasim, nasilsiniz? ne zaman geliyorsunuz singapur’a? yada buraya gelme planiniz var mi? benim cep numaram +65 91**** mutlaka haber verin goruselim, yazilariniz cok guzel cok ayrintili ve bilgi dolu, helal olsun size bee!..
    Haydi gorusmek uzere, Muhammet

Comments are closed.