İlk gece Coconut’ta bayağı maceralı geçti. Bir kaç tane kurbağa dışarı attık. Uyku arası tıkırtılarına fırlattığım ayakkabı farenin kafasına gelmiş… sabah resepsiyoncu çocuk cenazeyi kaldırdı. Duvarlar, hasır, kocaman yuvarlak delikler aslında her şeyi söylüyor. Odada yiyecek tutmamak lazım, yoksa bir rahatsızlık olmadı. Bir de gecko’lar. Çoğu insan hoşlanmıyor ama sivrisineklerin baş düşmanı, insana da bir zararı yok.

Komşulara sorduk, onlarda sadece kurbağa ve geckolar varmış. Yarın gidecekler, biz de onların yerine geçeceğiz.

Sabah ezan sesiyle uyandık, ama ne ezan sesi. Zaten, ezan olduğunu geç anladık. Bana, sanki adam bir kağıttan okumaya çalışıyor gibi geldi, ama bir anlam veremedik. Sonra, öğlen ve ertesi sabah, ezan düzelince olayı anladık, sanırım. Herhalde müezzinin bir işi çıkmış, birine yazıp vermiş, eh buralarda da okuma yazma durumu biraz eksik, üstüne adam bir de makam yapmaya çalışırken, acayip sesler çıkarıyordu. Kaydetse idim herhalde Dünyanın en kötü ezan okuması olarak tarihe geçerdi.

Sabah kahvaltıya giderken, Dimitris ile karşılaştım, ayılmıştı… sarılıp öpüştük “orada düşmanız ama çok uzak, burada kardeşiz” diye espri yaptı. Sonraki günler, diğerleri, biraz da dil bilmediklerinden ilk başta biraz soğuk durdular, sonraki günler her sabah “good morning brother” diye selamlamaya başladılar. Eceviti’in meşhur şiiri gibi “gurbet elde anladık Yunanlı ile kardeş olduğumuzu”..

Bir gece bize özlemişiz diye zeytin getirdiler. Bir gün Dimitris bizden deniz yatağını biraz da çekinerek istedi. “Ne demek” dedik. Son gün, giderken de, ona bıraktık. Çok sevindi 🙂

Burada en güzel olay hamaklar, sivrisinekler olmasa, oda da değil hamaklarda uyurum valla.