Sabah gün doğar doğmaz kalktık, hava da keskin bir soğukluk var. Büyük su deposundan maşrapa ile dökünerek el yüz yıkanıyor, duş falan imkansız. Eric, tuvaletin kapısında donmuş gibi dakikalardır bekliyor. Biz, yine transa girdi, içeride kimse yok falan diye dalga geçerken, kızlardan biri tuvaletten çıkıyor ve bu sefer Eric bizi morartıyor.  Ben tuvalet olayını, dün akşamki gibi yine çalılıkların arasında hallediyorum, böylesi daha rahat.

Rambu bize Zencefil gösteriyor

Klasik yumurtalı kahvaltımızı yaptıktan sonra, yola çıktık. Bugün hava güneşli, bir kaç kilometre yürüdükten sonra, kalın giysileri çıkartık ama terleyince de serin oluyor, zaten dün bu nedenle hafif ateşim çıktı. Neyse, bir de sırt çantasına, duş falan yaparım diye ekstra malzeme koymuştum. Benim fotoğraf makinası da gülle gibi. Sonuçta bu yürüyüşü yapacak olanlar, benim fikrim, yanlarına öyle fazla eşya almasınlar. Gruptaki herkes yürüyüşe başladıkları elbiselerle üç gün yatıp kalktılar. Bir ufak havlu, bir yedek tişört yeter.

Rambu, yolda bir zencefil tarlasında durdu. Bir kaç tane kök çıkarttı. Bizim elemanlar da o köklerle ilk molada zencefilli çay yapmaya çalıştı. Molayı bir Tanyu köyünde verdik. Buralarda buğday ve pirinç tarımı yaygın. Moladan sonra, yan bahçede oturan iki çift daha bizimle yürümeye başladı, başlarında bulunan acemi rehber de bizimle geliyor. Biz bu dört kişiyi ayrı bir grup zannettik ama onlarında Lily’nin müşterisi olduklarını, oraya araba ile getirildiklerini ancak ertesi gün anladık.

Bir Tanyu Kadını

Yeni gelen dört kişi süper yavaş yürüyor, Rambu da onlarla takılmaya başladı. Acemi rehber önden gidiyor ama o da yolları bilmiyor, iki de bir durup onları bekliyoruz. Bizim İspanyollar ve Hollandalı, bu yavaş ritmden şikayete başladılar. Böyle dur, kalk yaparak öğle yemeğine kadar geldik. Yine bir köy evi. Yan odada bir yürüyüş grubu daha var. Suyu 500Ks’den satıyorlar. Buna biraz kıl kaptık ama turistik bölgeye yanaştığımız anlaşılıyor. Yemekten sonra kestirirken bir de cereyanda kalınca, tüm gün bir terleyip bir soğumanın sonucu, iyice ateşim yükseldi ama daha sonra yürüyüşe başlayınca biraz rahatladım.

Öğleden sonra yine köylerden geçtik, bir köyde hangar gibi büyük bir binada yapılan Budist ayinine rastladık. Bu Bagan’da da hazırlıkları yapılan dolunay festivali ile ilgili olduğunu anladık. Bir başka köyde kilim dokuyan kadınları görüntüledik. Evinin önünde yıkanan bir kadın vardı. Biraz çekingen davranmasam güzel bir fotoğraf çıkardı ama belki kızarlar diye uzaktan çektim, bir şeye benzemedi. Bu köyde, yine, buğday ve pirinç tarımının halkın ana gelir kaynağı olduğu anlaşılıyor. Hollandalı Rene, Budizm’e ilgi duyan bir tip, hızlı ve uzun adımlarla yürüyüp bizi de peşinde sürüklüyor. Aslında yavaş yürüsem de olurdu ama neden bilmem ben de hızlı yürüyenlere takıldım. Rehberimiz Rambu artık bizi bıraktı, aşcının peşine takıldık uçarcasına gidiyoruz. Mola noktalarına nasılsa erken vardığımızdan, adamın yemek pişirmeye vakti oluyor.

Böyle giderken, Rene bir tarlada çalışan kadınların fotoğraflarını çekiyor, onlara göstermek isterken de birisine dokunuyor. Hollandalı, romantik Budist, “namahrem” kavramına aşina olmadığı için, kadınların çığlıklarından ürküyor ve bir adım geri atınca, bir çukura basıp ayağını burkuyor. Ben vardığımda yerde yatıyordu. Neyse kaldırdık, bir sopa bulduk. Kalacağımız manastıra az kalmıştı idare etti. Akşam yemekte Budizm’de kadının konumu hakkında bir kaç şey söyledim, pek kabul etmek istemedi, şakaya vurup geçiştirdi.

Bu olay olduğu sırada üç kişilik bir başka yürüyüş grubu ile daha karşılaştık. Aynı yerlerde kalmamıza rağmen rehberler bizi ayrı rotalardan yürüttüler. Sanırım fazla samimi olmamızı ve fiyat/kalite farkını anlamamızı istemediler. Onlardan, yalnız seyahat eden Arjantinli Natalia, birlikte yürüdüğü yaşlı Fransız çiften sıkılmış olacak, İnle’de bizimle takıldı. Bu tura 3000Ks daha fazla para vermişler, aşcıları ve doğal olarak yemekleri daha iyi idi. Belki de, Lily biz çok pazarlık yaptığımızdan yiyecekten kesti. Artık orasını bilemiyoruz.

Bir tarladan geçerken, banyo yapan çocuklar, o serin havada, tir tir titreyerek bize doğru koşmaya başladılar, istekler hep aynı; “şampu, bonbon”. Bir tanesi, elimde bulunan, içinde bir yudum su kalmış pet şişesini gösterdi, verdim. Nasıl mutlu oldu. Zaten daha önce, tahmin ettiğimden, Rambu’ya sormuştum. Pet şişeleri atmayın köylülere verin, çok işlerine yarıyor demişti. Bu köylerde elektrik, su, yol vesaire yok. Dünyada, daha teknolojinin uğramadığı bakir yerlerden. Bir pet su şişesi bile değerli bir şey olabiliyor.

Hava kararken manastıra vardık. Rambu güneş batışı için tepeye çıkmamızı önerdi ama kimse de o mecal kalmamıştı. Bugün 20 kilometre kadar yürüdük. Hemen yukarıdaki su deposunun olduğu yere çıktık. Buradan da güneş çok güzel battı. Hatta fotoğraf için daha iyi oldu.

Manastıra, anladığım kadarı ile, kadınların girmesi yasak. Ama turizm geliri için bunu bir şekilde tolere etmişler. Bir köşeye kumaş paravanlar yapmışlar. Ben hemen, duvardaki yarıkları düşünerek, iç taraftan bir yer kaptım. Gençleri havadar olur diye pencere önüne saldırdılar, gece İspanyol kızın “salak gibi burayı aldık, donuyoruz” lafını işittim. Erkek grubundan Miguel vatandaşlarının yanına geçince, bize ayrılan alanı üçe bölüp rahat bir şekilde yerleştik. Eric yine uzak köşeyi aldı.

Sonra bitişikteki üç-beş evden oluşan köye geçtik. 1500Ks verip bir büyük bira aldım. Yemeği bahçedeki sundurmanın altında yiyeceğimiz için, fazla göstermeden, bira içebileceğimiz söylendi. Yoksa, manastıra alkollü içki sokmak yasak. Kadın mevzunda olduğu gibi bunda da ufak bir esneme yapmışlar.

Manastırlarda rahipler çıplak ayakla dolaşıyorlar. O soğukta, bahçede, ufak çocukların böyle dolaşması beni daha da fazla üşütüyor. Biz sadece ana binaya girerken ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. İçerde gece bir çalınma olayına karşı, ayakkabıları bırakılacak bir yer yapmışlar. Bunu görüp millete söyleyen yine ben oldum. Rehber Rambu, bu şeylerle ilgilenmiyor. Bir de manastırda yüksek sesle konuşmak ve hızlı yürümek hoş karşılanmıyor.

Gece soğuk, ben bütün giysilerimi giydim. Verilen battaniyeyi de başıma çektim ama yine uyku tutmuyor. Nokia N95 8GB telefonu, müzik dinlemek ve saat için kullanıyorum ama hafızada o kadar yer olmasına rağmen topu topu üç tane albüm yüklemişim. İki tane Neil Young, bir tane de Radiohead’den “in rainbows”. Tapınakta öyle bir sessizlik hakim ki, telefonun ses ayarını, en düşük, 10’a getirmeme rağmen tüm sesleri duyuyorum. Sanki akustiği muhteşem bir konser salonunda gibiyim. Normalde o telefonla en az, 60’larda ses duyuluyor ki bunu acaba yanlış mı hatırlıyorum diye daha sonra da denedim. Anlatılamaz bir olay. Neyse tam müziğe kendimi kaptırmış, uyumaya başlıyorum, albüm bitti, o sessizlikte uyandım. In Rainbows’u başa aldım, uyumak için bir daha Radiohead’a başvurdum. Artık sabah oluyor, uykuda iyice bastırıyor derken, top patlamasına benzer bir gürültü, ve çocukların çığlıkları ile herkes yattığı yerde şöyle bir silkelendi.