Sabah kahvaltı için resepsiyona indim, meğer bir gece önce, Continental, Çin, Myanmar seçeneklerinden biri seçilip, odada alınıyormuş. Tekrar odaya döndüm, kahvaltıdan sonra Avustralyalı elemanları aradım, onlara adios dedim. Resepsiyondan odamı değiştireceklerini söylediler, olur dedim. Kaldığım oda rezerve imiş. Dün bunu söylüyorlarmış, sonunda anladım da, anlamadığım yeni verdikleri oda üçüncü katta, daha temiz ve güzel. Oda değişiminden sonra kendimi yollara attım.

Şehrin ve Myanmar’ın merkezi sayılan, sekizgen şekilli, altın yaldızlı Sule Paya civarına yürüdüm. Şia camini, sinagogu vs. gördüm. İnsanları fotoğrafladım. Kumaş ve mücevher satılan Aun San pazarını gezdim. Bambi kafede fantasy ve su içtim (300+200 Ks). Susuzluktan geberiyordum ama önceki yerler turist diye iki, üç katı fiyat çekince de inat edip içmemiştim. Bambi Kafede fiyatlar normal.

Biraz daha dolaştıktan sonra bir çay evinde çay içip susamlı kuru pasta yedim (500Ks). Kasada Çinli bir kadın oturuyor, içerde ise bir sürü ufak çocuk çalışıyor. Sokaklar da ise, kabak kafaları ile çocuk rahipler, sıralar halinde dolaşıp, dükkanlardan para dileniyorlar. Kadın bir deste elli, yüzlük ayırmış, her bir grup geldiğinde, çat diye masaya vuruyor, çalışan çocuklardan biri koşup kadından parayı alıp rahip çocuklara veriyor. Bir seferinde elemanlar geç kalınca, birini kötü fırçaladı. Benim gördüğüm bu rahiplik resmen dilencilik gibi olmuş.

Çay evinden sonra biraz daha dolaştım, öğlen oluyordu, bir İnternet Kafeye girdim. İkinci katta, girişte ayakkabı çıkarılıyor. Burası da çok yavaş ama saati 400Ks, ucuz.

İnternet Kafeden sonra yürüyerek Shwedagon Pagoda’ya gittim. Yolda bir ara çıkmaz bir sokağa girdim. Yabancıların yaşadığı, eski lüks evlerin olduğu bir sokaktı. Yolda zenginlerin oturduğu anlaşılan yerlerden geçtim. Cami yıkılmış, mihrap yerinde misali, onlar da eskimiş. Sonunda, zengin de olsan, o ülkenin kaymağını da yesen, sokağa çıktığında altyapı belli. Yaşam kaliten Avrupa’nın orta sınıfı düzeyinde. Böyle gezinirken gördüklerimden bir sürü sonuç çıkarıyorum ama doğru mu yanlış mı bilemem. Bunu bilmek için içinde yaşamak, insanları tanımak lazım.

Shwedagon Pagoda, efsaneye göre 2500 yıllık, yani dünyanın en eski tapınağı. Arkeologlar, şimdiki yapının, altı ila onuncu yüzyıl arası yapılmış olduğunu söylüyorlar. Yüksekliği yüz metre, altın yaldızla kaplı. Buraya akşama doğru gelmemin sebebi, herkesin böyle tavsiye etmesi. Akşam bu stupa bir başka güzel dediler ki bence de öyle.

Girişte uzun merdivenlerden çıkılıyor. Tüm stupa ve pagodalarda olduğu gibi çıplak ayakla dolaşıldığı için, önceden hazırlıklıyım. Ayakkabıları bir poşete koyup sırt çantasına tıkıyorum. Girişte 5 dolar yerine 5000Ks aldılar. Dolar düştü ya hemen sistemi çevirmişler. Fotoğraf çekmek serbestmiş. Birileri paralı demişti, ya da öyle okumuştum ama bu bilgi doğru çıkmadı.

Burada epey bir kalıp, fotoğraflar çektikten sonra, hava kararınca, tam çıkışa yönelirken bir rahip peydah oldu. “Nerelisin, hangi otelde kalıyorsun” gibi sorularını masumca cevapladım. Sonra merkeze gidiyorsan birlikte yürüyebiliriz deyince, içimden, yine batılı kuşkuculuğu ile, “ulan bu rahip, sahte olmasın, o ıssız yerlerde bir sakatlık çıkarmasın, adama tüm bilgileri de verdik” diye düşündüm ve “yok, çıkmıyorum, biraz daha dolaşacağım” dedim. Biraz ileride bulunan başka bir kapıdan çıktım, bu stupalar konik yapıda olduğundan aşağıda iki kapı arası nerede ise bir kilometreden fazla açılıyor.

Yola varınca, bir yandan yürüken, bir yandan da taksicilerle pazarlık yaptım, hiçbiri 2000’den aşağı düşmeyince yürümeye karar verdim. Bu arada girdiğim kapıya yaklaştım, yine yürüyerek dönen bir sırt çantalı gördüm, “ıssız ve karanlık yerleri geçene kadar şu elemana takılayım” diye düşünürken “hello” diye bir ses duydum. Az önceki rahip “yahu bu adam beni takip mi ediyor?”, neyse ışıkları geçtik, artık birlikte yürürken, kırık dökük bir taksi gördüm. Yaşlı taksiciye yine 1500 çektim, kabul etti. Rahip bir an bozuldu, “hani yürüyecektik” dedi. Ben de “yol uzun, yorgunum ama gel sen de bin” dedim. Onu da taksiye aldım. Yolda rahip’in derdini anladım. Arkadaşının çay evi varmış. Sanırım hanutlamayacak ama arkadaşına, bak müşteri getirdim diye hava basacak.

Bindiğim taksi, her an parçalarına ayrılacak gibi görünüyordu. Hayatımda bindiğin en dökük araçtı diyebilirim. Taksici yaşlı amca sempatik biri idi, ben de otele varınca 2000Ks verdim, üstü kalsın dedim. Adamcağız sevinçen nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. 500Ks, 80 kuruşa denk geliyor.

Taksiden inince, yapacak bir şey yok, yine otelin karşısındaki İnternet Kafeye girdim. Muz alıp akşam yemeğimi yaptım. Gece geç vakit yeni odama döndüm. Yoma otel 15 dolar, mini barda bir su 400Ks, yani fiyatlar oldukça makul.