Sabah güneş doğarken kalktık. Bu arabayı sevdim, içinde gayet güzel uyunuyor. Böylece “acaba çadır mı kursak” şüpheleri de yok oldu. Önümüzdeki günlerdeki otelimiz belli artık. Köpek tekerleğin dibine yatmış bekliyor. Buradan geçen gezginlerin onu beslemiş olmasına alışmış olmalı, ama bende “misafirlerimizi sonuna kadar korurum” hissi bıraktığı için onu mıncıklıyorum, sonra da hak ettiği nevaleyi götürüyor. Bir de benim için köpekten falan korkar derler 🙂

Kahvaltı falan yapmadan, zaten yapacak ta pek bir şey yok, toplanıyoruz ve yola devam ediyoruz. Hedef, acaba yolu uzatmaya değer mi dediğimiz Fish River Kanyonu. Lonely Planet, ölmeden önce görülecek üç beş yerden biri demiş. Biz de madem öyle görelim bakalım deyip, güneye doğru devam ediyoruz. Haritada Seeheim’dan sapılacağı yazıyor. Ama ortalıkta bir kasabaya ve yola benzer bir şey yok. Dar bir toprak yoldan, vadiye iniyoruz. Bir tane çiftlik evi var. Evet, kasaba bu, tek bir ev. Kapısında bir adam geyikleri besliyor. Adama soruyoruz, doğru gelmişiz ama yol kapalı imiş, Beş kilometre geride gördüğümüz yoldan sapacakmışız. Geri dönüp stabilize yola giriyoruz. Namibiya’ya hoş geldik, artık bundan sonra tüm yollar böyle olacak, ama daha tam farkında değiliz. Ben böyle yollarda, kayar falan diye araba kullanmaktan biraz tırsar idim. Bir tepeyi aşınca bir anda beliren derin bir çukura sert bir frenle gümp diye burun üstü çakılıp, sonra da yine bir tümsekte o kocaman aracın neredeyse tekerlerini yerden kestikten sonra  korku falan kalmadı. Dün asfalt yolda 90’la falan giden ben, 120-130’larla arkamda yoğun bir toz bulutu bırakarak çölde ilerlemeye başladım. Bu arada Arzu, her durum ve koşulda uyuma özelliğini kullanarak, mışıl mışıl uyudu.

Toprak yolda, elimizdeki basit haritaya bakarak ilerlemeye çalışıyoruz. En sonunda dayanamayıp, Arzu’nun muhalefetine rağmen, tek tük geçen ciplerden birine dur diyorum. İçindeki gençler, biraz şaşkın camı açıyorlar. Kanyonu soruyoruz, biraz ileri de sapağı göreceksiniz, tabela var diyorlar.

Kanyon’a Hobas kapısından giriyoruz. Hatırladığım kadarıyla 90NAD olan (Milli Parkların çoğunda bu fiyat sabit sanırım) giriş ücretini veriyoruz. Sıcak sulu banyoda elimizi yüzümüzü yıkayıp kendimize geliyoruz. Bize verilen plana bakarak taşlı bir yoldan “View Point”e devam ediyoruz. Aslında bu kanyona yürüyüş yapmak için geliniyor ama şu an yağmur mevsiminde olduğumuz için kanyonda yürümeye izin vermiyorlar. Sadece tepeden bir bakış atılıyor. O bakış da bizde “Yahu üçyüz kilometreyi bunun için mi yaptık” duygusu uyandırıyor. Ihlara buradan bin kat daha güzel, üstelik içinde kiliseler falan var. Ama Lonely Planet’in ölmeden önce görülecek üç beş yeri arasında bulunmuyor. (Şimdi bu yazdığımı, dört sene sonra okurken, fikrim değişmiş durumda, bir daha Namibya’ya gitsem, yine oraya giderim, orada daha fazla kalırım)

Geldiğim yoldan geri dönüp, tekrar asfalt yola çıkıyoruz. Üç beş evden oluşan ama haritada şehir gibi gözüken bir kaç kasabadan geçip Lüderitz’e varıyoruz. Artık iyiden iyiye bir çöl manzarasında devam ediyoruz. Yolda meşhur vahşi atları atların fotoğraflarını çekiyorum. Sıcaklık hat safhada, Klimayı sonuna kadar açıyoruz, ancak idare ediyor. Arabası bozulmuş bir zenci vatandaş bize dur işareti yapıyor, biraz tereddüt edip duruyoruz, geri gidip yanaştığımız da adamcağız sadece su diyebiliyor. Son kalan suyumuzu verip yola devam ediyoruz.

Yolun sol tarafı “Yasak Bölge”, yani elmas bölgesi. Söylediklerine göre, buraya bir şekilde girersen hiç acımadan vuruyorlarmış. Daha sonra bunu bir kaç arkadaşa söylediğimde şaka gibi algıladılar. Ama elmas olayının hiç şakası yok!

Ortalıkta in cin top oynuyor. O nedenle biz pazar gününde olduğumuzu sanıyoruz, ki ertesi güne kadar günleri şaşırdığımızın farkına varmadık. Lüderitz tipik bir Orta Avrupa şehri, Afrika’da olduğumuzu bilmesek, Almanyadayız diye düşünebiliriz. Şehirde şöyle bir dolanıp, benzin alıyoruz. Sonra da Fransız bir çiftin tavsiye ettiği Diaz Point’e devam ediyoruz. İyiki de etmişiz.

Diaz Point yolu kömürleşmiş kayalardan oluşuyor, Yolu, Ay yüzeyinden ayıran tek şey bu alanın yasak bölge olduğu tabelaları. Arzu bana elmasında bir kömür olduğunu ve yandığını anlatıyor. Buruna doğru yaklaşırken bir lagün görüyoruz, bir sürü flamingo var. Durup fotoğraf çekmeye çalışıyorum ama hemen arkalarını dönüp kaçıyorlar.

Diaz Point, 15.yy’da Portekizli Dias’ın tepesine taştan bir haç diktiği ve böylece sömürgeleştirdiği bir kaya. Kayaya çıkmak için tahta bir köprü yapmışlar. Denizde ufak bir kaya var, üzeri fok balıkları ile dolu. Burayı Alman yaşlı bir amca kamp alanı olarak işletiyor. Taş korunaklı çadır alanları var. Duş yapacağınız saati söylüyorsunuz, odun ateşinde su ısıtılıyor. Vardığımızda, çoluk çocuk bir kaç aile var. Kahve içmeye gelmişler. Aksi gibi, Lüderitz’de pazar günü moduna girdiğimizden açık bir süpermarket var mı diye bakmadık. Yanımızda yiyecek hiç bir şey yok. Alman amca da sadece kahvesi ve keki olduğunu, yiyecek servisi yapmadığını söylüyor. Lüderitz’e geri dönmeye de üşeniyoruz. Biraz ısrar edince, şu millet dağılsın, size sandviç gibi bir şeyler hazırlarım diyor.

Bir taraftan Güneş batarken öbür taraftan Ay çıkıyor. Şansımıza bir de dolunay var. Deniz yıpıl yıpıl, gökyüzü, yıldızlar pırıl pırıl. Alman amcamız, kocaman sandviçler yapmış, porselen tabaklarda sunuyor. Mum ve Ay ışığında, biralarımızın eşliğinde bu muhteşem ortamda, yemeğimizi yiyoruz. Sanırım buranın en güzel zamanlarından birine denk geldik, hani kelimelerle anlatılmaz, yaşanır denir ya, işte o!…

YORUM | SORU | KATKILAR

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen buraya adınızı giriniz