Geçen pazar günü önce deniz manzaralı evimizle vedalaştık, sonra Bucceneers’in klasik bedava pazar kahvaltısını yaptık ve Baz Bus’ı beklemeye koyulduk. Hava güneşli, oldukça sıcak. Dünkü sonbahar havası bir anda değişti. Baz Bus gelmesi gerekenden epey erken arzı endam etti. İçinde tanıdıklar var. Mesela, Cofee Bay’da kalan Surinam asıllı, Hollandalı Consuela. Arkadaşları ona orayı çok methetmişler. Biz gitmedik çünkü, hem biraz hippi muhabbeti, ot falan, hem de ayrıca bağlantı otobüsüne ayrıca para ödemek gerekiyor. Bence Chintsa iyi bir seçim oldu, elbette ikisinde de kalabilirdik ama buralara fazlasıyla zaman harcadık. Şimdi sorarsanız, son kaldığımız bir kaç yerde kalmaz doğrudan kuzeydoğuya giderdim. Baz Bus’ın mecburiyetinden Durban’da da üç gece kalmamız gerekecek.

Yol boyu çevre bayağı güzel, her yer yeşillik. Yol biraz içerden kıyıyı takip ediyor. Bir sürü köyden geçtik. Çoğunda yirmi otuz metrekarelik briketten düzenli evler görülüyor. Karadeniz’deki yayla evleri gibi, zaten coğrafya da biraz benziyor. Yine böyle bir köyde duruyoruz. Burası Mandela’nın köyü. Şoför bize evini gösteriyor. Villa tarzı büyük bir ev. Hapisten çıktıktan sonra yaptırmış. Bayrak çekili değil, demek ki şu an burada değil diyor. Köyün diğer evleri ufak kulübeler. Özellikle dikkati çeken, bütün yol boyunca, sekizgen, Selçuklu türbeleri gibi evler, sanırım yerlilerin çadır olayı, bu şekle uyarlanmış.

İki üç tane de büyük şehirden geçtik. Şehirlerin havası, Arzu’ya göre, tıpatıp Brezilya’ya benziyor. Bir de ilgimizi çeken olay sokaklarda bir tek beyaz görememek oldu.

Durban yolculuğu biraz uzun oldu. Yaklaşık on saat. Durban’a doğru yağmur, şimşek fırtına başladı. Bu Durban’ın bir meşhur şeysi de şimşekleri imiş. Gerçekten, gece, otoyolda, muhteşem görüntüler ve sular seller halinde şehre girdik. Önce Warner Beach’a Matt’i bıraktık, sonra diğerlerini. Durban’a kadar Baz Bus Stop’larda inen binen olmadığından bir saat kadar zaman kazandık ve Durban’a gece 21 gibi vardık ve Happy Hippo’ya yerleştik. Happy Hippo’nun odaları geniş iki salonun etfafında, oldukça ilginç bir yapı. Çatı da ise bir bar var. Hemen hemen tüm kaldığımız yerler gibi burada da banyo tuvalet ortak. Banyolu odaları artık fiyat olarak tercih etmiyoruz. Bir de mutfağı çok temiz ve her şey var. Güney Afrika’da akşam dışarı çıkmak biraz tehlikeli olduğu için bütün backpackerslarda mutfak var ve insanlar da kullanıyorlar.

Happy Hippo’nun hemen yanı Gandhi caddesi, buranın en sakat yerlerinden biri. Hostelde bir haritada gidilmemesi gereken yerler işaretlenmiş. Bir de tüm Durban’da cadde isimlerini değiştiriyorlar. Eski İngilizlerin verdiği isimleri Gandhi, Guevara vs. yapıyorlar.

Dün, Happy Hippo’dan çıkıp hemen bitişikte sayılan uShaka Marine World’e gittik, aslında sahilden yürüyecektik ama özellikle turistler için yapıan otobüsleri keşfettik ve 3TL’ye tam gün bilet aldık. Bu otobüslerin duraklarında yerine göre iki ila dört tane güvenlik görevlisi var. İnip binerken çevreni sarıyorlar, korumaya alıyorlar. Otobüsle Victoria Markete gittik. Eski bir pasaj, biraz Hindistan’dan, Durban’da önemli bir Hint asıllı nüfus var, biraz Mısır’dan hediyelik eşyalar. Turist otobüsleri kapısında duruyor, falan. Kapalıçarşı ile karşılaştırırsam, komik bir yer. Mısır Çarşısı ile bile rekabet edemez. Neyse çarşıdan durağa döndük, güvenlik görevlilerine The Workshop isimli alış veriş merkezini sorduk. Otobüsle gidin, buralarda yürümeyin dediler. Gerçi daha sonra tüm bölgeyi iki gün boyunca yürüdük ama, abartmıyorum, sokaklarda, mağazalarda, süpermarkette bizden başka beyaz tenli insan yoktu. Turist olarak bile. Peki nerede bu beyazlar, yanıtını ertesi gün öğrendik.

Tüm bu şehirde dolaşmaları yaparken, gerekli güvenlik önlemlerini de aldık. Mesela yanımıza sırt çantası almadık. İlk defa sokağa bu kadar hafif çıktım. Fotoğraf makinesini, tüm paraları, pasaportları falan hepsini hostelde bıraktık. Hostelde kasa da yok. Resepsiyona bir köşeye koyuyorlar. Önce bu bana pek mantıksız geldi ama gördüğümüz kadarıyla başka şans yok. Eşyalar iki gün orada problemsiz kaldı.

Durban’da ilk günümüz biraz da malarya (sıtma) ilacı aramakla geçti. Çünkü gideceğimiz Kruger Parkı, St. Lucia tehlikeli bölgelerden, özellikle Mozambik sınırı ve yaz ayları. Kışın yani bizim yaz aylarımızda sorun yok. Şu an sıcak ve yağmurlu mevsim en tehlikeli zaman, üstüne bir de Mozambik’e gideceğiz. Bunun detaylarını Arzu sanırım yazar, sıtma için değişik ilaçlar var ama hepsinin ayrıca bir ton yan etkileri var. Bir eczacı bize tedavi eden bir ilacı tavsiye etti. Eğer hasta olursan üç hapı aynı anda içiyorsun. Aslında tek yöntem spreylerle falan sokulmamaya çalışıyorsun ama meret sivrisinek bir şekilde seni sokuyor. Elbette tüm sinekler malarya taşımıyor ama risk her zaman üst düzeyde var. Anti malarya ilaçları da yan etkileri dışında her türe koruma sağlamıyorlar. Sonuçta tedavi edici ilacı alalım dedik ama bir türlü bulamadık. Bir kaç tanesi ertesi gün tedarik edebileceğini söyledi. Bu bölgeye dönmek istemiyorduk ama sonunda ilk bize ilacı tavsiye eden eczaneye tamam, planımızı değiştirdik, bize ilacı getirin dedik.

Bugün, önce günde iki kere şehir turu yapan, çift katlı, o bilinen, turist otobüsüne gittik. Burada adı, Riksha. Tur sabah dokuzda başlıyor ve üç saat sürüyor, üstelik 50Rand, çok ucuz. Bu tura gitmemizin nedeni otobüsten fotoğraf çekebileceğimi düşünmem. Yanıma fotoğraf makinesini aldığımdan otobüsün kalktığı Edward Hotele kadar taksi ile gittik, varınca gördük ki, meğer bizim dünkü bindiğimiz otobüsler ile aynı durağı kullanıyormuş.

Tur, bence gayet güzel oldu. Birincisi, havanın bulutlu olması kaliteyi etkilemesine rağmen, bol bol fotoğraf çektim. Şehrin dünkü dolaştığımız caddelerinden sonra zenginlerin, doğal olarak beyazların mahallelerine de gittik ve nerede olduklarını öğrendik. Dünya Kupası için yapılan stadyumu gördük, velhasıl, faydalı bir tur oldu.

Tur bitince aletleri edevatları otele bırakıp tekrar yola çıktık. Otobüste Matt’e rastladık. Onu Victoria’da bırakıp malarya ilaçlarını almaya ve dün aldığım parmak arası terliği değiştirmeye The Workshop’a gittik. Mağazada kasa kuyruğunda tamamı zenci kadın arasında tek beyaz ve erkek olarak bayağı ilginç bir görüntü oluşturuyordum sanırım ama sanki her gün oralardaymış gibi gayet doğal davranarak olayı aşmayı bildim :).

Sonra Arzu’nun otobüsten gördüğü bir parfümcüyü bulmak için bir yan caddelere girdik. Bir kaç kişi, “yemlik” olarak taşıdığımız torbaya dikkat etmemizi söyledi. Mağazalara girer ve çıkarken güvenlikler sanki turist hırsızlık yapmaz gibi, bizi kontrol etmedi. Bazı mağazalarda otomatik silahlı korumalar vardı.

Sonra otobüsle hemen kaldığımız yerin yanındaki uShaka Marine World’e döndük. Burada dünyanın beşinci büyük, öyle dediler, akvaryumu varmış. Eski bir gemiyi çok güzel restorant olarak ortaya koymuşlar. Turistik mağazalar gayet şık. Turistlerin güvenle dolaşabileceği steril bir alan yaratmışlar. Burası aynı zamanda bizim hostelden plaja gitmek içinde kullanılıyor. Ama iki gündür hava kapalı, bu nedenle Güney Afrika’nın en temiz denizinin olduğu, öyle okudum, Durban plajlarını deneyemedik. Gördüğümüz kadarıyla burası da daha çok sörf için. Bir de plajlar ağlarla köpek balığına karşı korunuyorlar. Denizin havası, restoranların kokusu, tam hostele dönerken Ocean Basket’i gördük, dayanamadık dışarıda bir masaya oturduk. O sıra otoparktan geçen bizim Matt’i gördük. Koca şehirin bir ucundan öbür ucuna geçtik, yine onla karşılaştık. Geldi o da bizimle oturdu. Bu Ocean Basket’in ufak kalamarları gerçekten nefis. İspanyollar chipirrones derler adına…

Sonrası hava kararırken güvenli yuvamıza döndük, yarın St. Lucia’ya gidiyoruz.

PAYLAŞ
Önceki İçerikChintsa
Sonraki İçerikSt. Lucia

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen buraya adınızı giriniz