Bugüne çok erken başladım. Dün gece erken yatınca gece saat birde uyandım. Resepsiyona su almaya gittim. Hindistanda olduğu gibi resepsiyoncular yatakları girişe sermişler uyuyorlardı. Aunzo ayak sesimi duyunca hemen kalktı. Kıt İngilizcemle büyük suyu 3000K yani 6TL zannettim. “Yuh be bunlar da turistleri kazıklamaya alışmışlar” dedim. Sonra paraları verirken, Aunzo, kirli buruşuk paraları gösterince 300K yani 60 Kuruş olduğunu anladım. Gülüştük, ama eminim Aunzo, “Bu adam 6TL ödemeye hazırdı, demek ki 60 Kuruş çok az” diye düşünmüştür. Böyle olaylar bir kaç kez olunca da fiyatı yukarı çekmekte hiç çekinmeyecektir. İşte turizmde fiyatlar bu şekilde şişiyor ve eminim üç sene sonra burada bir şişe suya 2TL ödeyecek müşteri “bir otel için normal, hatta ucuz sayılır” diye düşünecektir. Suyu aldıktan sonra sabah 5.30’da kalkmak üzere tekrar yatağa döndüm.

Gecenin karanlığında telefonun zil sesiyle uyandım. Myanmar’da cep telefonu başka işe yaramıyor. Aslında bu durum biraz karanlıkta kaldı. Eskiden, turistler cep telefonlarını havaalanında polise teslim ediyor, ancak ülkeyi terk ederken geri alıyorlarmış. Gelmeden önce, bana Myanmar’da cep telefonu sistemi olmadığını söylemişlerdi. Ama dün havaalanında cep radyosu boyutlarında, uzun antenli, eski araç telefonlarına benzeyen aletlerle konuşanları gördüm. Resepsiyoncu Aunzo’ya sordum, galiba sim-kart alabilirsin dedi ama cepten İnternet olayı muallakta kaldığı, bir de madem Myanmar’dayız, keseyim dünya ile bağlarımı diye düşündüğümden olayı fazla soruşturmadım. Daha sonraki günlerde de hiç bir yabancıyı cep telefonu kullanırken görmedim.

Sabahın köründe at arabacısı Zawnin gelmiş, belki de kapıda arabada yatmış, hazır bekliyordu. Otelden çıktık, sağa döndük, sıra sıra restoranlar hemen burnumuz dibinde belirdi. Yolun sonu dünkü merkeze gittiğim asfalt yola bağlandı. 45 dakika sonra güneşin doğuşunu izleyeceğim Mi-Nyein-Gon isimli pagodaya tırmandım. Yukarıda benden önce gelmiş beş altı kişi daha bulunuyordu. Pagoda ve stupaların sisler içinde yükselen sivri tepeleri üzerinden uçan balonların eşliğinde güneşin doğuşunu izledik.

Bagan; 42 km2’lik bir alana yayılmış 4000 kadar tapınaktan oluşuyor. M.S. 11 yüzyılda inşa edilen bu tapınaklar tarih boyunca epey hasar görmüşler, en büyük darbeyi ise 1975 yılında 6.5’luk bir deprem vurmuş. Tapınakların nerede ise yarısı hasar görmüş. 1990 yılında hükümet burada yaşayanları bölgenin 4 Km dışına yeni bir yerleşim yerine, New Bagan’a taşımış. Bugün Old Bagan’da özellikle lüks oteller bulunuyor. Daha ucuza kalmak isteyenler ise benim gibi Nyaung U kentini seçiyor.

Güneşin doğuşunu gördükten sonra insanların dolunay şenlikleri için toplandığı bir pazar alanına geldik. Burada samusa ve içakui’dan oluşan kahvaltımızı yaptık. Masalarda bir tas suyun içine ters konulmuş fincanlar var. Yeşil çay bedava, bunlarla içiliyor. Artık hijyen falan gibi olayları aklıma getirmemeye çalışıyorum. Ayrıca masalarda sigara ikram.

Kahvaltıdan sonra, hemen bitişikteki, Bagan’ın en önemli tapınaklarından Ananda’yı ziyaret ettim. İnsanlar her yerden gelip dolunay şenlikleri için hazırlıklarını yapıyorlar, dualar ediliyor, yemekler pişiriliyor, çocuklar oyunlarını oynuyorlar.

Üçüncü tapınak ziyareti Shwe-gu-gyi oldu. Burada hemen girişte sergisi olan satıcı kızlardan biri bana eşlik etmeye başladı. Çekingen bir sesle bir şeyler söylemeye çalıştı, önceleri anlamadım. Sonra dikkatlice dinleyince “You handsome” (yakışıklısın) dediğini anladım. Kızcağıza herhalde böyle derse daha çok satacağını söylemişler. “Fotoğrafını çekebilir miyim” diye sordum. Evet dedi. Sonra fotoğrafı gösterirken “e-mailin varsa gönderirim” dedim. “Evet, var, isterim” dedi. Tapınağın üst katlarına benle gelmek istedi, hayır yalnız gezmek istiyorum dedim. Bu sırada inen iki kıza “yukarısı nasıl” diye öylesine sordum. “Uff, satıcılar, rahat bırakmadılar” dediler. Yukarı çıktım. Satıcı olarak bir tane ufak çocuk var, ama gerçekten insanı bezdiriyor. Uyanık da bir şey. Her yerde satılan kartpostalların arkasına bir şeyler çizmiş, “özgün sanat eserlerini” üç katına pazarlamaya çalışıyor.

Aşağı inince bari kızdan bir şeyler alayım dedim. Artık onun müşterisiyim ya diğerleri bana bulaşmıyor. Sonunda bir dolarlık bir ufak kutu aldım. Memnun olmadı. E-mailini sordum, yanındaki kadın bir şeyler söyledi, o da hoşnutsuz bir şekilde “yok e-mailim” dedi. Aslında alınacak, ucuz, çok şey var ama, bir de onları daha sonra günlerce taşıması var.

Dördüncü tapınak ziyareti Hint tipi Maha-Badi tapınağı oldu. Girişte satıcılara “merhaba” deyince, içlerinden bir kız süper neşeli bir şekilde beni yanıtladı. Sonra tapınakta bağış kutularını gösterdi. Doğduğum gün olan salı için İnga’ya üç-beş kuruş attım. Kız, tapınak hakkında bilgi verdi, bu arada bekar ve 27 yaşında olduğunu da araya şıkıştırdı. Çıkışta bu kızdan beş dolara bir “lonji” aldım. Lonji, 2 metre uzunluğunda 80 cm eninde, aynı Güney Hindistan’da olduğu gibi, erkeklerin giydikleri peştamal. Tek farkı, burada silindirik bir şekilde, etek gibi, dikilmiş oluyor. Sonra yine epey bir pazarlıktan sonra beş dolara ressam çocuktan bir sulu boya bir resim aldım. Bu sırada Fransız bir turist grubu geldi, satıcılar onlarla ilgilenmeye başladı. Kız bana “gitme, bekle” diye işaret etti. Fransızlar gidince de tapınağın etrafındaki yanık eski tapınağı, çukurdaki Buda’yı anlattı. Gerçi pek bir şey anlamadım ama mutlu olsun diye ilgili görünüp kıza bol bol teşekkür ettim.

Beşinci tapınak, bir nehir kenarında olan Bu-Paya oldu. Burada nehir kenarında sokak lokantalarını fotoğrafladım. Tapınağa girmedim, zaten dışarıdan her yeri görünüyordu. Buraya yemek için geldiğimizi anladım. Tanıdığı restorancılar Zawmin’e “yiyecek mi” diye soruyorlardı. Myanmar dilini anlamasam da turizm dilini biliyorum. Öğlen oluyordu ama acıkmamıştım. Buradan hemen yakında bulunan Gaw-daw-palin tapınağına geçtik. Burada tapınağın aynasında oto-portremi çektim. Artık tapınaklardan hafiften gına gelmeye başlamıştı ama yapacak başka şey de yoktu.

Yine, Ananda Tapınağının pazar alanına döndük, Zawnin beni turistik bir restoranda bıraktı. Yemek için 1000 Çat istedi, verdim (ertesi gün de istedi ama hesabı keserken de verdiğim paradan düştüm) Restoranda fiyatlar ateş pahası idi, yemedim. Pazarda biraz dolandım, meyve alayım dedim. Turist fiyatı çektiler. Bu sırada yemeğini yemiş, karnını doyurmuş Zawnin’i gördüm. “Bunlar beni kazıklıyor, bana mandalina ve muz al” dedim. Üç kuruşa bir torba mandalina ve muzla döndü. Öğle yemeğini de böylece hallettim. Doğrusu gezerken o kadar acıkmıyorum. Muzlar arttı ata bile verdik. Üstüne ertesi güne de kaldı.

Zawnin’e “bu kadar tapınak yeter, erken de kalkmışım, biraz uyuklayacağım bir yer var mı dedim” Sabah güneş doğuşu izlediğimiz tapınağa gittik. Arabanın şiltesini gölgelik bir yere serdim. Bir saat “siesta” yaptım”. Bu Zawnin’in de işine geldi, atı otlamaya götürdü.

Yeniden tapınak görmek için enerjimi toplayınca, biraz uzakta bulunan Manuha-Paya’ya gittik. Ziyaret için bir sürü grup, özellikle öğrenciler gelmişlerdi. Başlarında bir hoca, bazı bölümlerde uzun uzun bir şeyler anlattı. Öğrenciler bayağı ilgili, pür dikkat dinlediler. Giyimleri falan pek öyle “fakir” bir ülke imajı vermiyordu.

Artık akşam oluyordu, güneş batışı için meşhur Shwe-san-daw tapınağına gittik. Zawnin buraya gelmek istemiyordu. Anladığım kadarıyla otele daha yakın bir yerde güneş batışını yapıp işi kestirmeden halletmek niyetindeydi. “Orası çok kalabalık oluyor, çok turistik” argümanları beni ikna etmedi, “olsun, ben de artık biraz turist görmek istiyorum” dedim. İnsanlar akın akın bu tapınağa geliyorlardı. Dik ve dar merdivenlerden tepeye tırmandım. Neyse ki tutacak korkuluk yapmışlar, yoksa bir baş dönmesinde paramparça olmak işten bile değil. Zawnin bu güne kadar sadece Koreli bir kadının öldüğünü söyledi ama bence buradan epey düşen olmuştur.

Güneşin batışını da gördükten sonra Nyaung U’ya döndük. Bir kitapta okuduğum bir restoranı aradım bulamadım. Otele gidip biraz dinlendikten sonra tekrar çıktım. Kaung Sett Aung’da Puttanesca Pizza yedim. Yan masadaki İranlılar ile muhabbet ettim. Otele dönüp fotoğraflar da eleme yaparken uyuyup kalmışım.

Bir Cevap Yazın